E-ISSN: 2148-4570 • ISSN: 2148-4570
ANKARA MEDICAL JOURNAL - Ankara Med J: 20 (1)
Cilt: 20  Sayı: 1 - 2020
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Suriyeli mültecilerde HPV insidansı ve servikal smear sonuçlarının değerlendirilmesi
Evaluation of HPV incidence and cervical smear results in Syrian refugees
Murat Alan, Muhammet Ali Oruç, Nisel Yılmaz, Hakkı Aytaç, Muzaffer Sancı, Yasemin Alan
doi: 10.5505/amj.2020.52296  Sayfalar 1 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, jinekoloji onkoloji polikliniğine başvuran Suriyeli kadınlarda HPV oranını saptamak, servikal patolojileri tespit etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Jinekoloji Onkoloji Polikliniği’ne Ocak 2014 ile Eylül 2018 tarihleri arasında başvuran 659 Suriyeli göçmen hasta çalışmaya dahil edildi. Gebe olanlar, histerektomi operasyonu geçirenler, HPV aşı öyküsü olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri [yaş, sosyoekonomik düzey, eğitim durumu, sigara alışkanlığı, parite, ilk ilişki yaşı, vücut kitle indeksi (BMI)] ve klinik bilgileri (servikal smear, HPV genotip ve servikal biyopsi sonuçları) değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizleri yapıldı. İstatistiki anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışma süresi boyunca, kliniğimize çalışma kritelerimizi sağlayan toplam 659 Suriyeli kadın hasta başvurdu. Çalışmaya alınan Suriyeli göçmen hastaların yaş ortalamaları 25,13±4,20, %23,60’sının 18 yaş öncesi evlendikleri, %73,50’si lise ve üzeri öğrenim düzeyinde olduğu tespit edildi. Suriyeli göçmen kadınların (35/659) %5,30’unde HPV DNA pozitifliğine rastlandı. Çalışmamızda HPV 16 (8/35) %22,80; HPV 18 (6/35) %17,60; diğer yüksek riskli HPV tipleri %59,60 oranında görüldü. Hastaların (643/659) %97,60’ınde smear sonucu normal; (9/659) %1,40’ında ASCUS; (2/659) %0,30’unda ASCH; (4/659) %0,60’ında LSIL; (1/659) %0,10’unda HSIL mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Suriyeli hastalarda bulunan HPV oranları ülkemizdeki kadınlara benzer orandaydı ve en sık bulunan tipler HPV 16 ve 18 dışındaki tiplerdi. Ülkemizde, Suriyeli göçmen kadınların daha uzun sürede kalacakları düşünüldüğünde zaten büyük sıkıntılar çeken bu hastalara daha etkin servikal kanser tarama programları yapılması ve aşılama hakkındaki bilgi eksikliklerini giderilmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the rate of HPV and cervical pathologies in Syrian women admitted to the gynecology-oncology outpatient clinic.
METHODS: 659 Syrian refugee patients admitted to the gynecology oncology outpatient clinic between January 2014 and September 2018 were included in the study. Pregnant women, women who underwent a hysterectomy, and those with a history of HPV vaccine were excluded from the study. Demographic data [age, socioeconomic status, educational status, smoking habits, parity, age of first intercourse, body mass index (BMI)] and clinical information (cervical smear, HPV genotype and cervical biopsy results) of the patients were evaluated. The statistical significance level was accepted as p <0.05.
RESULTS: During the study period, a total of 659 Syrian women who meet our study criteria admitted to our clinic. The mean age of Syrian patients included in the study was 25.13 ± 4.20 years, 23.60 % were married before the age of 18, and the educational status of 73.50% of patients were at high school and above. HPV DNA positivity was found in 5.30% (35/659) of the Syrian refugee women. In our study, HPV 16 was found in 22.80% (8/35); HPV 18 was positive in 17.60% (6/35); and other high-risk types were seen in 59.60% of patients. 97.60% of the patients (643/659) had normal smear results, while 1.40% (9/659) had ASCUS; 0.30% (2/659) had ASCH; 0.60% (4/659) had LSIL; and HSIL was present in 0.10% (1/659) of patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of HPV in Syrian patients was similar to women in our country, and the most common (except HPV 16 and 18) are other types of high-risk HPV. Considering that the Syrian citizens will stay in our country for a longer period of time, more effective cervical cancer screening programs should be applied to the Syrian women who have already suffered from great difficulties and the information deficiencies about vaccination must be eliminated.

2.
Dijital Teknoloji Maruziyeti Çocukların Uyku Süresini Etkiler mi?
Does Digital Technology Exposure Affect Children's Sleep Duration?
Zeynal Yasacı, Rustem Mustafaoglu
doi: 10.5505/amj.2020.04880  Sayfalar 11 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı Alfa kuşağı çocuklarda dijital teknoloji ekran maruziyeti süresi ile uyku süresi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Hipotezimiz, daha fazla ekran maruziyeti süresi ve yatak odasında dijital teknoloji bulunduran çocuklarda, uyku süresinin olumsuz etkileneceğidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1-96 ay yaş arasında çocuğu olan toplam 128 ebeveyn dahil edildi. Araştırmacılar tarafından hazırlanan ve demografik bilgiler, teknolojik cihaz kullanımı, yatak odasında teknolojik cihaz varlığı ve uyku ile ilgili davranışları sorgulayan yarı yapılandırılmış değerlendirme formu kullanıldı.
BULGULAR: Çocukların yatak odasında bulunan teknolojik cihazların dağılımının sırasıyla; %46 televizyon, %28,5 cep telefonu, %11,2 bilgisayar ve %14,3 tablet olduğu görüldü. 25-48 ay yaşındaki çocuklarında teknolojik cihaz kullanımının veya maruziyetinin en yüksek (157,3 dakika) olduğu bulundu. Çocukların ekran kullanımı/maruziyeti süresi ile uyku süresi arasındaki ilişkiyi incelediğimizde toplam ekran süresi ile toplam uyku süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı (p=0,0001). Yatmadan önce ekran süresi ile uykuya dalış süresi ve toplam uyku süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukların yatak odasında en sık bulunan teknolojik cihazın televizyon olduğu ve uyku süresinin en az olduğu grubun 25-48 ay arası çocuklar olduğu ve uyumadan önce en fazla teknolojik cihaz etkisi altında kalan çocukların 1-48 ay arası çocuklar olduğu görüldü. Çocuklarda ekran maruziyet süresindeki artışın uyku sürelerinde azalmayla ilişkili olduğu, fakat yatak odasında teknolojik cihaz bulundurmayla uyku süresinin etkilenmediği görüldü.
INTRODUCTION: This study aims to investigate the relationship between digital technology screen exposure time and sleep duration in Alpha generation children. We hypothesize that children with longer screen exposure time and digital technology in the bedroom will have a negative impact on sleep duration.
METHODS: A total of 128 parents with children between the ages of 1-96 months were included in the study. A semi-structured evaluation form was used by the researchers to investigate demographic information, the use of technological devices, the presence of technological devices in the bedroom and sleep-related behaviors.
RESULTS: The distribution of technological devices in the children's bedroom was as follows; 46% television, 28.5% mobile phone, 11.2% computer and 14.3% tablets. It was found that the use or exposure of technological devices was highest (157.3 minutes) in children aged 25-48 months. When we examined the relationship between the duration of screen use /exposure of children and sleep time, it was found that there was a statistically significant relationship between total screen time and total sleep time (p=0.0001). There was no statistically significant relationship between screen time before bedtime, sleep onset time and total sleep time.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was seen that the most common technological device in children's bedroom was television and the group with the least sleep time was between 25-48 months and the children who were under the influence of the most technological devices before sleeping were children aged 1-48 months. It was observed that the increases in screen time in children was associated with a decrease in sleep duration but did not affect sleep time by having a technological device in the bedroom.

3.
Meme Kanseri Tanısı Almış Kadınlarda Sosyodemografik Veriler, Meme Yoğunluğu, Menopoz Varlığı ile Hematolojik ve Histopatolojik Bulguların Değerlendirilmesi
Evaluation of Sociodemographic Data, Breast Density, Presence of Menopause and Hematological and Histopathological Findings in Women Diagnosed with Breast Cancer
Özlem Ünal, Birol Korukluoğlu
doi: 10.5505/amj.2020.97658  Sayfalar 23 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin %15’ini oluşturur. Meme kanser gelişiminin en güçlü risk faktörlerinden biri meme yoğunluğunun fazla olmasının yanı sıra yaş, doğum, emzirme, hormon replasman tedavisi gibi faktörler de kanser gelişimini etkilemektedir. Bu çalışmada meme kanseri tanısı almış kadınlarda sosyodemografik veriler, meme yoğunluğu, menopoz varlığı, hematolojik ve histopatolojik bulguların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Meme Ünitesi birimine yönlendirilen ve mamografi tetkiki yapılan hastalardan, tetkik sonrasında kanser şüphesi nedeniyle tru-cut biyopsisi yapılan ve kanser tanısı alan 154 hastanın tetkik, ameliyat ve histopatolojik sonuçları retrospektif olarak incelendi. 140 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, eğitim ve medeni durumu, ilk adet yaşı, ilk gebelik yaşı, gebelik sayısı, ilk doğum yaşı, hormon replasman tedavisi görüp görmediği ve mamografi raporlarından da BI-RADS sınıflama sonucu ile meme yoğunluğu kaydedildi. Histopatoloji raporundan tümör çapı, derecesi, lenf nodu metastaz varlığı ve lenfovasküler invazyon olup olmadığı elde edildikten sonra TNM (tümör-lenf nodu-metastaz) sınıflamasına göre gruplara ayrıldı. Hastaların kan sayımı değerlerinden nötrofil lökosit/lenfosit oranı ve trombosit/lenfosit oranları hesaplandı.
BULGULAR: Meme kanseri tanısı alan 140 hastanın 32’si premenopozal, 108’i postmenopozal idi. Premenopozal hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 26,53±3,05 kg/m2 iken, postmenopozal hastaların VKİ’nin 29,63±5,60 kg/m2 olduğu ve bu hastaların VKİ’sinin premenopozal hastalarınkinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Meme kanserli hastaların yaş ile vücut kitle indeksi artarken mamografide meme yoğunluğunun azaldığı saptandı (p<0,001, p=0,013 sırasıyla). İlk gebelik ve ilk doğum yaşının ileri olduğu hastalarda mamografik meme yoğunluğunun arttığı tespit edildi (p<0,001). Postmenopozal hastaların mamografi raporlamasında BI-RADS 5 ve 6 premenopozal hastalardan daha sıklıkla rapor edildi (p=0,03). Hematolojik parametrelerden premenopozal hastaların kan sayımındaki trombosit sayısı ortalaması 257,38±65,70 (bin) iken postmenopozal hastaların trombosit sayısı ortalaması 293,31±75,02 (bin) olarak saptandı. Trombosit sayısı/lenfosit sayısı oranının ortalaması premenopozal hastalarda 131,31±33,76 iken postmenopozal hastalarda bu oranın ortalamasının 161,11±59,26 olduğu görüldü. Postmenopozal hastaların trombosit sayısı ve trombosit/lenfosit oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (sırasıyla p=0,011 ve p<0,001). Nötrofil ve lenfosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bu çalışma meme yoğunluğu fazla olan postmenopozal hastalarda trombosit/lenfosit oranı yüksek ise aile hekimleri ve klinisyenler açısından bu durumun kötü bir prognostik faktör olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Hastalar değerlendirilirken meme yoğunluğu, menopoz varlığı ve sosyo-demografik veriler de ayrıca göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: Breast cancer is the most common type of cancer in women and accounts for 15% of cancer-related deaths. One of the strongest risk factors of breast cancer development, as well as high breast density, factors such as age, birth, breastfeeding, hormone replacement therapy also affect cancer development. In this study, it was aimed to evaluate the effects of sociodemographic data, breast density, presence of menopause, hematological and histopathological findings in women diagnosed with breast cancer.
METHODS: The examination, surgery and histopathological results of 154 patients who were referred to the Breast Unit and underwent mammography examination and tru-cut biopsy after the examination and diagnosed with cancer were analyzed retrospectively. According to the mammography findings, who underwent tru-cut biopsy due to suspected cancer and subsequently diagnosed as cancer, 154 patients’ examination, surgery and histopathological results were retrospectively reviewed. 140 patients were included in the study. Breast intensity was recorded from the patients' age, education and marital status, first menstrual age, first gestational age, number of pregnancies, age of first delivery, hormone replacement therapy, and BI-RADS classification results from mammography reports. After obtaining tumor diameter, grade, lymph node metastasis and whether there was lymphovascular invasion from the histopathology report, it was divided into groups according to TNM (tumor- lymph node- metastasis) classification. Neutrophil leukocyte/lymphocyte and platelet/lymphocyte ratios were calculated from the blood count values of the patients.
RESULTS: Of the 140 patients diagnosed with breast cancer, 32 were premenopausal and 108 were postmenopausal. While the mean body mass index (BMI) of premenopausal patients was 26.53 ± 3.05 kg / m2, the BMI of postmenopausal patients was 29.63 ± 5.60 kg / m2 and their BMI was statistically significantly higher than that of premenopausal patients. (p <0.001). It was found that mammographic breast density decreased while the age and body mass index of breast cancer patients increased (p <0.001, p = 0.013 respectively). It was observed that mammographic breast density increased in patients with high gestational age and first birth age (p<0.001). In mammography reporting of postmenopausal patients, BI-RADS was reported more frequently than 5 and 6 premenopausal patients (p=0.03). In mammography reporting of postmenopausal patients, BI-RADS 5 and 6 were reported more frequently than premenopausal patients (p=0.03). The mean platelet count of premenopausal patients, which is one of the hematological parameters, was 257.38 ± 65.70 (thousand), while that of postmenopausal patients was 293.31 ± 75.02 (thousand). The mean platelet / lymphocyte ratio was 131.31 ± 33.76 in premenopausal patients, while it was 161.11 ± 59.26 in post-menopausal patients. Platelet count and platelet / lymphocyte ratio were statistically significantly higher in postmenopausal patients (p=0.011 and p<0.001, respectively). No statistically significant difference was found in neutrophil and lymphocyte count.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, this study shows that if the platelet / lymphocyte ratio is high in postmenopausal patients with high breast density, this should be considered as a bad prognostic factor for family physicians and clinicians. During the evaluation of patients, breast density, presence of menopause and social-demographic data should also be taken into consideration.

4.
Bir Üniversite Hastanesinde Çalışan Sağlık Personellerinde Son 5 Yıllık Kesici Delici Alet Yaralanmalarının Değerlendirilmesi
An Assessment Of Incidents From Needle Stick And Sharp Objects Injuries Among Healthcare Staff In The Last 5 Years Of A University Hospital
Mehmet Kayhan, Musa Kaya
doi: 10.5505/amj.2020.59455  Sayfalar 35 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık çalışanları mesleksel maruziyetleri nedeniyle kesici delici alet yaralanmaları açısından önemli bir risk grubundadır. Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde son 5 yıl içerisinde görülen kesici delici alet yaralanmalarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2019 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde meydana gelen 58 delici kesici alet yaralanması retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: : Çalışmaya katılan 58 katılımcıdan 42'si (%72,4) kadın 16'sı (%27,6) erkektir. Katılımcıların mesleklerine bakıldığında en sık yaralanmanın %65,5 olarak hemşirelerde olduğu tespit edilmiştir. Yaralanmaların %84,5'i iğne batması şeklinde gerçekleşmiş, yaralanan vücut bölgesi %53,4 ile sağ el %46,6 ile sol el olarak belirlenmiştir. Kesici delici alet yaralanması yaşayan katılımcıların %93,1'inde koruyucu ekipman bulundurmaktadır. Yıllara göre dağılımında 2018 ve 2019 yıllarında bildirimlerin en fazla olduğu; kesici delici alet yaralanması ile karşılaşan personelin %53,4 ünün mesleki deneyiminin 0-1 yıl olduğu saptanmıştır. Kesici delici aletle yaralanma sonrası doğru hareket sergilemenin kadın cinsiyette ve artan eğitim düzeyiyle istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda en sık yaralanmanın hemşirelerde ve iğne batması şeklinde olduğu bulgumuz literatürle uyumludur. Kesici ve delici alet yaralanmalarını önlemenin ilk yolu konu hakkındaki bildirimlerin iyi takibi ve etkin çalışan güvenliği politikalarının geliştirilmesidir. Ayrıca üniversal önlemlerin alınması, eğitimlerin düzenli aralıklarla verilmesi, personel iş yükünün azaltılması, güvenli ve kullanışlı malzeme temini, yaralanmaları önleyecek öneriler olabilir.
INTRODUCTION: Healthcare staff are under the risk of needle stick and sharp object injuries due to their occupational exposure. In this study, it has been aimed to evaluate needle stick and sharp object injuries that occurred in the last 5 years in Abant Izzet Baysal University Training and Research Hospital.
METHODS: 58 needle stick and sharp object injuries occurred in Abant Izzet Baysal University Training and Research hospital between 2014 and 2019, were evaluated.
RESULTS: : 42 (%72.4) of 58 cases were women and 16 (%27.6) of them were men. According to their profession, most of them were nurses with a percentage of 65.5. %84.5 of the cases were needle stick injury and most injured body parts were right hand with %53.4 and left hand with %46.6. It was revealed that %93.1 of exposed workers had protective equipment during the injuries. When the distribution of the injuries was classified by years, it was found most injuries were in 2018 and 2019. It was determined that %53.4 of exposed workers had 0 or 1 year of occupational experience. Compared to the others, women and educated workers were found to have a correct approach after the injuries with a statistically significant difference.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, consistent with the literature, most of the exposed workers were nurses and incidents were needle stick injuries by a majority. The initial conditions for the prevention of needle stick and sharp object injuries are proper follow-up of notifications concerning this issue and providing an effective employee safety policy. Having universal precautions, organizing educations at regular intervals, reducing the workload of healthcare staff and providing safe and practical equipment maybe the other conditions to prevent these injuries.

5.
Karbonmonoksit Zehirlenmesinde Thiol Disulfid Homeostazisi ve Nötrofil Lenfosit Oranı Değerlendirilmesi
Evaluation of Thiol Disulphide Homeostasis and Neutrophile Lymphocyte Ratio in Carbon Monoxide Intoxication
Fatih Tanrıverdi, Yucel Yuzbasioglu, Fadime Güllü Ercan Haydar, Servan Gökhan, Ayhan Özhasenekler, Çağdaş Yıldırım, Fatih Ahmet Kahraman, Funda Eren
doi: 10.5505/amj.2020.71542  Sayfalar 47 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı acil servise karbon monoksit zehirlenmesi nedeniyle başvuran hastalarda oksidatif stres markerlarından olan thiol/disülfit homeostazis parametreleri ile Nötrofil-Lenfosit (NLO) beraber kullanımının tanı açısından yararlı olup olmadığını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 01.01.2014 ile 01.03.2015 tarihleri arasında acil servise başvuran ve çalışmaya alınan 45 hasta ve kontrol grubu olarak belirlenen 40 sağlıklı kişi ile prospektif olarak yapıldı. Erel ve Neşelioğlu tarafından yeni geliştirilen bir metot ile oksidatif stres markerı olan thiol/disülfit homeostazis parametreleri (Thiol, disülfit, disülfit/native thiol, disülfit/total thiol, native thiol/total thiol) ile NLO hasta ve kontrol grubunda çalışıldı.
BULGULAR: Karbonmonoksit zehirlenmesi olanlarda kontrol grubuna göre, NT, TT, index 3 ve NLO oranlarında anlamlı farklılık tespit edildi. NT, TT ve index 3 hasta grubunda daha düşük, NLO ortalama değerleri daha yüksek bulundu (sırasıyla p =0,005; < 0,001; < 0,032 ve < 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: NLO ile thiol/disülfit homeostasis parametrelerinin karbonmonoksit zehirlenmesi tanısında beraber kullanılması bu hastalarda tanının konulması açısından faydalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to search if using thiol/disulphide homeostasis together with Neutrophile Lymphocyte Ratio (NLR) which are oxidative stress markers in patients who apply to the emergency service with carbon monoxide intoxication is useful regarding diagnosis or not.
METHODS: The study was performed prospectively with 45 patients who applied to the emergency service between 01.01.2014 - 01.03.2015 and who were included in the study and 40 healthy persons who were determined as control group. Thiol/disulphide homeostasis parameters (Thiol, disulphide, disulphide / native thiol, disulphide / total thiol, native thiol / total thiol) and NLR which are oxidative stress markers were studied in the patient and control groups by a method which was developed newly by Erel and Neşelioğlu.
RESULTS: In persons with carbon monoxide intoxication, a significant difference was detected in NT, TT, index 3 and NLR rates according to the control group. NT, TT and index 3 were found lower in the patient group, and NLR mean values were found higher in the patient group (p =0.005, < 0.001, = 0.032, < 0.001 respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: To use NLR together with thiol/disulphide homeostasis parameters in the diagnosis of carbon monoxide intoxication is useful regarding diagnosing in these patients.

6.
Öğretilebilir Zihinsel Engelli Kız Ergenlere Verilen Menstruasyon Hijyen Eğitiminin Etkinliğinin Belirlenmesi
Determination of The Efficiency of Menstruation Hygiene Training Given to Trainable Intellectual Disability Adolescent Girls
Ilknur Münevver Gönenç, Nazan Çakırer Çalbayram, Sebahat Altundağ, Ömür Aktaş
doi: 10.5505/amj.2020.01643  Sayfalar 57 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Öğretilebilir zihinsel engelli kız ergenlere verilen menstruasyon hijyen eğitiminin etkinliğinin değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma pre-post test yarı deneysel çalışma olarak yürütüldü. Araştırma Ankara il merkezinde bir Özel Eğitim İş Uygulama Merkezinde (Okulu) bulunan öğretilebilir zihinsel engelli ergen (ÖZEE) kız öğrencilerle yapıldı. Çalışma 25 ÖZEE ile tamamlandı. Verileri “tanıtıcı bilgi formu” ve “menstruasyon beceri değerlendirme formu” aracılığıyla toplandı. Araştırmacılar tarafından katılımcılara hijyenik ped değiştirme becerisi kazandırmak için eğitim verildi. Eğitim öncesi ve sonrası kız öğrencilerin ped değiştirme becerileri izlendi. İzlemler eğitimden bir ay sonra ve altı ay sonra yapıldı. Veriler bilgisayar ortamında değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma kapsamındaki ÖZEE yaş ortalamalarının 16,56±1,00 (14-18), hepsinin adet gördüğü (25 kişi), adet olma durumlarının normal döngüde olduğu belirlendi. Eğitim öncesi ped değiştirme becerisi ortanca puanı 16,00 (Min: 0- Maks: 36), eğitim sonrası birinci izlemde 36,00 (Min: 22- Maks: 36), ikinci izlemde 36,00 (Min: 24- Maks: 36) olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: ÖZEE’lere hemşireler tarafından video ve oyuncak bebek kullanılarak verilen eğitimin, zihinsel engelli adölesanların ped değiştirme becerilerini kazandırmada etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the efficiency of menstruation hygiene training given to trainable intellectual disability adolescent girls.
METHODS: The study was conducted as a pretest-posttest quasi-experimental study. It was carried out with educable intellectual disability adolescent girls attending a Special Education and Application Center (School) located in the central county of Ankara province. The study was completed with 25 participants. Data were collected through a “personal information form” and “menstrual skills assessment form”. The researchers given education to participants to gain sanitary pad replacement skills. The menstrual pad replacement skills of them were followed before and after the training. The follow-ups were extended to the first and the sixth month after the training. Data were evaluated by computer.
RESULTS: The mean age of the participants in the study was 16.56 ± 1.00 (14-18). All of them had already got periods. Their menstrual process was found to be in the normal cycle. The median score for pre-interventional pad replacement skill was 16.00 (minimum: 0- maximum: 36). The post-interventional score for the first follow-up was 36.00 (minimum: 22- maximum: 36), it was 36.00 (minimum: 24- maximum: 36) in the second follow-up, and the difference was found strong evidence in support of the alternative hypothesis (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was revealed that the training given trainable intellectual disability adolescent girls by nurses by using video and dolls was an effective method for having intellectual disability adolescents gain pad replacement skills.

7.
Çocuk İşçiliği Eğitim Modülünün Sivil Toplum Örgütlerinin Çocuk Hakları Tutumuna Etkisinin Belirlenmesi
Defining the Effect of Child Labour Training Module on NGO’s Attitudes Towards Child Rights
Emel Demir, Erhan Yengil
doi: 10.5505/amj.2020.79058  Sayfalar 69 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuk işçiliği çocuk hakları boyutuyla disiplinler arası çalışılması gereken bir konudur. Sivil toplum örgütlerinin Çocuk hakları konusunda eğitimi, çocuk işçiliğindeki çocukların hak kaybı ya da hakların korunması yönünde sivil toplum liderlerine önemli sorumluluk vermektedir. Araştırma sivil toplum örgütü liderlerinin çocuk hakları konusunda bilgi düzeyinin eğitim ile değişimini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın tipi deneyseldir. Araştırma 2018 yılı Mart- Haziran ayları arasında 4 ayda, pilot olarak seçilen 4 ilde (Adana, Mersin, Ordu, Manisa) yapılmış, araştırmaya 123 kişi katılmıştır. Bu araştırma, Türkiye Esnaf Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK) ve Mustafa Kemal Üniversitesi işbirliği ile UNICEF projesi kapsamında desteklenmiştir. Araştırma için liderlere, çocuk hakları ve çocuk işçiliği konusunda 4 saatlik bir eğitim verilmiştir. Bu eğitim öncesi ve sonrasında liderlere çocuk işçiliği anket formu ve çocuk hakları tutum Ölçeği uygulanmıştır. Araştırma izni MKÜ Etik kurulundan alınmıştır. Veriler SPSS 22 de analiz edilmiş, dağılım yönünden Kolmogorov-Smirnow testi ile incelenmiş sonrasında ise gruplar arası Mann-Whitney U testi / Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Eğitim öncesi ve sonrası için ise Wilcoxon testi ile değerlendirilmiş olup, p>0.05 anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Araştırma sonuçlarına göre sivil toplum liderlerinin çocuk hakları ölçeği puan ortalaması eğitim öncesi ön-test 97.52±10.95, eğitim sonrası son-test 99.02±10.71 olarak bulunmuştur. Çocuk haklarına yönelik eğitim öncesi ve sonrası değerler istatiksel olarak anlamlıdır (p=0.01). Eğitimin, liderlerin cinsiyeti (E/K), iş pozisyonu (Başkan/Çalışan), iş yılı tecrübesi (0-11 yıl), yaş değişkenlerine göre etkisi istatiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Fakat eğitim, liderlerin eğitim durumu ve çalışmanın yapıldığı illere göre istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk hakları bilgi düzeyi, sivil toplum örgütleri liderlerinin eğitim ile yükseltilebilir. Eğitimler pilot çalışmalara göre, bölgesel sonuçlar dikkate alınarak artırılmalıdır.
INTRODUCTION: Child labour is an interdisciplinary issue including the child rights dimension. Child rights training for non-governmental organizations in the means of forfeiture and keeping the rights of children gives crucial responsibility to NGO leaders. The research is done to assess the change of child rights knowledge level of NGO leaders via training.
METHODS: The research is experimental and it is accomplished in 4 pilot cities (Adana, Mersin, Ordu, Manisa) in four months between March and June 2018 and 123 persons took part in it. The study is supported by a UNICEF project cooperation with The Confederation of Turkish Tradesmen and Craftsmen (CTTC) and Hatay Mustafa Kemal University (HMKU). In the frame of the research, the leaders are given a four hours of training on child rights and child labour. Child labour survey form and child rights attitude scale is applied to the leaders before and after the training. The permission for the research is got from HMKU Ethics Committee. Gathered data is analyzed by SPSS 22, examined by Kolmogorov-Smirnow test in the means of distribution and then inter-groups Mann-Whitney U test / Kruskal Wallis test is used. Wilcoxon test is used before and after the training and p>0.05 is accepted as meaningful.
RESULTS: As a result of the research findings, child rights scale points average of NGO leaders are 97.52±10.95 before training for preliminary test; and 99.02±10.71 after training for posttest. Acquired values gathered before and after child rights training are statistically meaningful (p=0.01). The effect of training compared to the gender of leaders (M/F), working position (President/Worker), working experience (0-11 years), age variables is not statistically meaningful (p>0.05). On the other hand, education level of leaders is statistically meaningful depending on the cities that the research accomplished.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Child rights knowledge level could be increased via the training of NGO leaders. The trainings should be increased considering the regional results depending on the pilot studies.

8.
Primipar Emzirme Motivasyon Ölçeği'nin Türkçe'ye Uyarlanması: Geçerlik-Güvenilirlik Çalışması
The Prımıpar Breastfeedıng Motıvatıon Scale The Turkısh Adaptatıon: Valıdıty-Relıabılıty Study
İmran Akçay, Meltem Demirgöz Bal
doi: 10.5505/amj.2020.41275  Sayfalar 79 - 89
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Primipar Emzirme Motivasyon Ölçeği (PEMÖ)'nin geçerlik ve güvenirliğini Türk kültürü içinde incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma Aralık 2017 ve Aralık 2018 tarihleri arasında İstanbul ili Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran ve doğum sonu 6. ayında olan primipar 400 kadın ile yapılan metodolojik bir çalışmadır. Çalışma verileri, “Veri Toplama Formu” ve “Primipar Emzirme Motivasyon Ölçeği” nin Türkçe versiyonu kullanılarak elde edildi. PEMÖ ölçümleri geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılarak test edilmiştir. Verilerin geçerlik analizi; kapsam geçerlik indeksi, açımlayıcı faktör analizi, doğrulayıcı faktör analiziyle, güvenirlik analizi; pearson momentler çarpımı korelasyonu ve Cronbach Alfa güvenirlik katsayısı ile yapıldı. Verilerin değerlendirilmesinde sayı/yüzde, bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi, korelasyon analizi, Cronbach α analizi, açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi kullanıldı. Dört alt boyutu olan ölçekte puanlar arttıkça motivasyonun arttığı anlaşılmaktadır.
BULGULAR: PEMÖ, primiparlarda doğum sonu emzirme motivasyon düzeyini değerlendirmek için geliştirilmiş 37 maddelik bir ölçektir. Ölçeğin zamana göre değişmezliğini değerlendirmek için iki hafta aralıklarla test-tekrar test ölçüm yapıldı. Bunun sonucunda puan ortalamaları arasında fark bulunmamıştır (p=0,435). Ölçeğinin güvenirliğini belirlemek için yapılmış olan iç tutarlılığı analizinde güvenirlik katsayısı emzirmeye verilen değer boyutu için α=0,884, öz-etkililik boyutu için α= 0,825, ebe desteği boyutu için α= 0,686, başarı beklentisi boyutu için α=0,873 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PEMÖ, Türkçe versiyonunun annelerin emzirme motivasyonunu belirlemede geçerli ve güvenilir bir araç olduğu belirlenmiştir.
INTRODUCTION: The objective of this study is to examine the validity and reliability of the Primipara Breastfeeding Motivation Scale (PBMS).
METHODS: This is a methodological study conducted with 400 primiparous women who have applied to the Ümraniye Training and Research Hospital in the Istanbul Province between December 2017 and December 2018, and who are in their postnatal 6th month. The study data were obtained using the Turkish language version of the “Data Collection Form” and the “Primipar Breastfeeding Motivation Scale”. The PBMS measurements were tested by conducting validity and reliability analyses. The validity analysis for the data was conducted using the content validity index, the exploratory factor analysis, the confirmatory factor analysis, the reliability analysis, the Pearson product-moment correlation coefficient, and the Cronbach’s Alfa reliability coefficient. In evaluating the data, number/percentage, t test on dependent and independent groups, correlation analysis, Cronbach’s α analysis, and exploratory and confirmatory factor analysis were used. It was understood that motivation increased parallel to an increase in points on a scale with four sub-dimensions.
RESULTS: PBMS is a 37-item scale developed to evaluate the postnatal breastfeeding motivation in primipara. A test-retest measurement was conducted at fortnightly intervals in order to evaluate the constancy of the scale in time. As a result, no difference was found between point averages (p=0.435). In the internal consistency analysis conducted to determine the scale’s reliability, the reliability coefficient was found as α=0.884 for the value ascribed to breastfeeding dimension, α= 0.825 for the self-effectiveness dimension, α= 0.686 for the midwife support dimension, and α=0.873 for the expectation of success dimension.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that the Turkish language version of PBMS is a valid and reliable tool in identifying the breastfeeding motivation of mothers.

9.
Tıp Fakültesi Öğrencilerinde Depresyon, Anksiyete ve Stres Düzeyi ile İlişkili Faktörler
Factors Associated with Depression, Anxiety and Stress Levels among Medical Students
Naime Meriç Konar
doi: 10.5505/amj.2020.35761  Sayfalar 90 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin yoğun tıp eğitimi ve diğer kişisel faktörler nedeniyle depresif, kaygılı ve stresli olduğu gözlenmektedir. Bu çalışmada Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin 1.Kurul Sınavı öncesi ve sonrasında depresyon, anksiyete ve stres prevalansları ve bu düzeylere etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2018 - Kasım 2018 tarihleri arasında 1.Kurul Sınavı öncesi ve sonrasında gerçekleştirilen bu çalışmada 42 soruluk Depresyon, Anksiyete ve Stres ölçeği ve akademi, sağlık ve sosyoekonomik bilgileri içeren soruların bulunduğu Genel Bilgi Formu kullanılmıştır.
BULGULAR: Totalde, sınav öncesi depresyon, anksiyete ve stres prevalansları sırasıyla %34,04, %48,94, %32,62; sınav sorası ise %43,71, %49,67 ve %37,09’dur. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sınav öncesinde ve sonrasında en yüksek depresyon (p=0,228 and p=0,512), anksiyete (p=0,428 and p=0,083) ve stres puanları (p=0,125 and p=0,853) Dönem 2 öğrencilerine aittir. Genel olarak, puanlara göre erkek öğrenciler, kız öğrencilere göre daha depresif (p=0,044 and p=0,018), kaygılı (p=0,392 and p=0,209) ve stresli (p=0,736 and p=0,977) bulunmuştur. Hem sınav öncesi, hem de sınav sonrası depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri sağlıkla ilgili risk faktörleri ile ilişkili bulunmuş, sosyoekonomik risk faktörlerinin ise çoğunlukla stres düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sınav öncesi ve sınav sonrası kaygı prevalansı yüksek bulunmuştur. Sınav sonrası depresyon, anksiyete ve stres prevalanslarının arttığı belirlenmiş, bu nedenle tıp eğitimi alan öğrenciler için akademik ve sosyal destek sistemlerinin oluşturulması önerilmiştir.
INTRODUCTION: Medical students are observed to feel depressive, anxious and stressful due to intensive medical education program along with other individual factors. This study aims at investigating the prevalence of depression, anxiety and stress levels and their potential determinant among medical students on before and after the exam in newly-established Medical Faculty of Kirsehir Ahi Evran University in Turkey.
METHODS: This study was carried out on before and after the first Commitee Exam by conducting 42-item Depression, Anxiety and Stress Scale with General Information Form that includes questions regarding health, academia and socieconomic-related factors between October and November 2018.
RESULTS: In total, prevalence of depression, anxiety and stress were found as 34.04%, 48.94%, 32.62% and 43.71%, 49.67% and 37.09% on pre and post-exam, respectively. Even though statistically unsignificant, Phase-II students had the highest depression (p=0.228 and p=0.512), anxiety (p=0.428 and p=0.083) and stress scores (p=0.125 and p=0.853) on both pre and post exam. Male students were more likely to feel depressed (p=0.044 and p=0.018), anxious (p=0.392 and p=0.209) and and stressed (p=0.736 and p=0.977) compared to females in overall in terms of their scores. Depression, anxiety and stress levels were mostly associated with health-related factors either pre or post-exam. Socieconomic determinant were found to be mostly associated with stress levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: High prevalence of anxiety was observed on both before and after the exam. Depression, anxiety and stress prevalences were found to be increasing on post-exam, therefore academic and social support systems are suggested to be provided for medical students.

10.
Emzirme destek merkezi başvurularının değerlendirilmesi
Evaluation of breastfeeding support center applications
Şenay Koçakoğlu, Dursun Çadirci
doi: 10.5505/amj.2020.97759  Sayfalar 105 - 115
GİRİŞ ve AMAÇ: Anne sütü ile beslenme, bebek beslenmesinin en ideal yoludur. Bu araştırma ile emzirme destek merkezimize ait mevcut verileri ve annelerin emzirme tutumlarını irdelenmeyi amaçladık. Bu çalışmanın emzirme desteğine katkı sağlama yönünde ileri araştırmalara olanak sağlayacağı inancındayız.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif tipte planlanan bu aaraştırmada emzirme destek merkezimize başvuran, 50 anne ile bebekleri yer aldı. Araştırma verileri anne ve bebek için hazırlanan veri toplama formu ile elde edildi. Toplanan veriler SPSS 18 paket programı kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen annelerin yaş ortalaması 28 ± 6,23 olup, 16-40 yaşları arasında dağılım göstermekteydi. Gebelik sayıları 3,71± 2,59 (min: 1- maks: 12) idi. Kadınların %32’sinin 4 ve üzeri sayıda yaşayan çocuğu vardı. Ortalama düşük sayısı 1,90 (min: 1- maks: 8) idi. Normal yolla doğum oranı 1,86±1,05 olup sezaryen şeklinde doğum oranından (0,21 ± 1,05) yüksekti. Bebeklerin %60’ı erkek, %40’ı kızdı. Ortalama bebek yaşı 2,83 ± 3,38 hafta (min: 0- maks: 16) hafta idi. Emzirilerek beslenen bebeklerin oranı %20 olup, %62’si ise anne sütüne ek olarak biberonla formül mama takviyesi almaktaydı. Hastanemizden taburculuk sonrası çalışmaya dahil edilen bebeklerin hastaneye yatış sebepleri; %42 alt solunum yolları enfeksiyonu (%20 pnömoni, %22 bronşit), %24 erken doğum, %8 yenidoğan sarılığı, %8 üriner enfeksiyon, %2 anomali idi. Bebeklerin ortalama hastanede kalış süreleri 16,5 gündü. Annelerin %96’sının sütü vardı. Test tartısında bebeklerin emerek anneden sağdıkları süt miktarı ortalama 20ml idi. Ayaktan başvuruların en sık sebebi; annenin sütünün yetmediği endişesiydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anne sütü ile beslenmenin önemi bilinen bir gerçektir. Ek gıdalara ve emzirmenin dışındaki yöntemlere erken ve gereksiz başlanmasının önüne geçilmelidir. Yenidoğan bebeklerin hastanede yatırılarak tedavi edilmesi gibi sebeplerle annelerinden ayrı kalması, annenin emzirme davranışını olumsuz yönde etkilemektedir. Uzun ve zorlu bir süreç olan emzirme döneminde annelerin emzirme destek eğitimine ihtiyaç duyduğu gözlenmiştir. Emzirmenin etkin şekilde başlatılması ve sürdürülmesi konusunda iyileştirici düzenlemelere ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Feeding with breastmilk is the ideal way of baby feeding. In this study, we aimed to examine the available data of our breastfeeding support center and the mothers' breastfeeding attitudes. We believe that this study will allow further research to contribute to breastfeeding support.
METHODS: This prospective study included 50 mothers and their babies who applied to our breastfeeding support center. The research data were obtained by data collection form questions and were evaluated by using ‘statistical package for the social sciences’ (SPSS) 18 package program.
RESULTS: The mean age of the mothers included in the study was 28 ± 6,23 and ranged between the ages of 16-40. Pregnancy number of the mothers was 3.71 ± 2.59 (min: 1- max: 12). 32% of the women had 4 or more living children. The mean number of abortions was 1.90 (min: 1- max: 8). The rate of delivery by normal spontaneous vaginal way was 1.86 ± 1.05 and this is higher than cesarean delivery rate (0.21 ± 1.05). 60% of the babies were boys and 40% were girls. The mean infant age was 2.83 ± 3.38 (min: 0- max: 16) weeks. The rate of breastfed infants was 20%. 62% of the babies received bottle feeding supplements in addition to breast milk. When the reasons for hospitalization of infants were examined; low respiratory infection rate was 42% (20% pneumonia, 22% bronchitis), preterm delivery rate was 24%, neonatal jaundice rate was 8%, urinary tract infection rate was 8% and anomaly rate was 2%. The mean hospitalization time of the infants was 16.5 days. 96% of the mothers had milk. On the test weighing, the average amount of milk that the babies sucked from their mother was 20 ml. The most common reason for voluntary outpatient care is the mothers' concerns about milk adequacy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The importance of breastfeeding is a well-known fact. Early and unnecessary starting of additional foods and methods other than breastfeeding should be avoided. The fact that newborn babies are separated from their mothers due to reasons such as hospitalization and treatment affects the breastfeeding behavior of the mother negatively. It was observed that mothers need breastfeeding support training during the long and difficult period of breastfeeding. There is a need for remedial arrangements for effective initiation and maintenance of breastfeeding.

11.
Erişkin Toplumda Gelişen Pnömoni Olgularında Komorbiditelerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Comorbidities in Adult Patients with Community-Acquired Pneumonia
Ebru Sengul Parlak, Aysegül Karalezli
doi: 10.5505/amj.2020.78736  Sayfalar 116 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı toplum kökenli pnömoni nedeni ile (TGP) hastanede yatan olgularda komorbiditeleri değerlendirmek ve literatür ışığında incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya dahil edilen 142 hastanın yaş ortalaması 59,68±20,35 (min 18-maks 95). Olguların 54’ü (%38) kadın, 88’i (%62) erkekti. 80’inde (%56,30) eşlik eden komorbidite mevcuttu. En sık komorbid durumlar sırasıyla; kardiyovaskuler hastalıklar (%41,50), diabetes mellitus (%23,90) kronik akciğer hastalıklarıydı (%19). Bu çalışmaya dahil edilen olguların 71’i (%50) 65 yaş ve üzerindeydi. 65 yaş üstü ve altı olgular komorbiditeler açısından değerlendirildi. ≥65 yaş üstü olgularda beklenildiği gibi komorbiditelerin daha fazla olduğu görüldü (p=0,001). Özellikle kardiyovaskuler hastalıklar ve diabetes mellitus açısından anlamlı farklılık saptandı (sırasıyla; p=0,001, p=0,049). Yaş ile komorbidite arasında pozitif korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, r=0,512).
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 142 hastanın yaş ortalaması 59,68±20,35 (min 18-max 95). Olguların 54’ü (%38) kadın, 88’i (%62) erkekti. 80’inde (%56,30) eşlik eden komorbidite mevcuttu. En sık komordid durumlar sırasıyla; kardiyovaskuler hastalıklar (%41,50), diyabetes mellitus (%23,90) kronik akciğer hastalıklarıydı (%19). Bu çalışmaya dahil edilen olguların 71’i (%50) 65 yaş ve üzerindeydi. 65 yaş üstü ve altı olgular komorbiditeler açısından değerlendirildi. ≥65 yaş üstü olgularda beklenildiği gibi komorbiditelerin daha fazla olduğu görüldü (p=0,001). Özellikle kardiyovaskuler hastalıklar ve diyabetes mellitus açısından anlamlı farklılık saptandı (sırasıyla; p=0,001, p=0,049). Yaş ile komobidite arasında pozitif korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, r=0,512).
TARTIŞMA ve SONUÇ: TGP’de komorbiditeler hastalığın ağırlığının belirlenmesi ve tedavi kararında oldukça önemlidir. Özellikle yaşlı nüfusun arttığı günümüzde komorbid durumlar hastaların çoğunda eşlik etmektedir. Bu çalışmada TGP nedeni ile yatış yapılan olguların yarısı 65 yaş ve üzerinde olduğu görüldü. Bu olgularda koruyucu sağlık hizmetleri, özellikle nörolojik hastalığı olanlarda yutma fonksiyonun değerlendirilmesi ve aşılama önemlidir. Zamanında önlemlerin alınması yaşlı nüfusun daha konforlu olarak yaşamına olanak sağlayacaktır ve sağlık maliyetlerini azaltacaktır. Ülkemizde geriatrik merkezlerin sayısının artırılması faydalı olacaktır.
INTRODUCTION: The aim of this study is the evaluation of comorbidities in hospitalized patients with community-acquired pneumonia (TGP) and to investigate in the light of the literature.
METHODS: This retrospective, cross-sectional study was conducted in the Department of Chest Diseases. 142 patients with TGP between 2017-2019 were enrolled in the study. The data were obtained from the medical records of the patients. Demographic features, comorbidities and clinical findings of the patients were recorded. In the subgroup analysis, patients aged 65 and over were separately evaluated and their comorbid status was examined.
RESULTS: The mean age of 142 patients were 59.68 ± 20.35 (min 18-max 95). There were 54 (38%) women and 88 (62%) men. Comorbidities were presented in 80 patients (56.30%). The most common comorbidities were cardiovascular diseases (41.50%), diabetes mellitus (23.90%) and chronic lung diseases (19%). Half of the patients with TGP were 65 years old or older. The patients were divided into two groups according to over 65 years and under. Comorbidities were compared in two groups. Comorbidities were found to be higher in patients over the age of 65 years as expected (p=0.001). There were significant differences between the two groups in terms of cardiovascular diseases and diabetes mellitus (p=0.001, p=0.049, respectively). There was a positive correlation between age and comorbidities (p=0.001, r=0.512, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Comorbidities in TGP are very important in determining the severity of the disease and treatment. Comorbidities are accompanied in most patients, especially in the increasing population of elderly patients. In this study, half of the patients hospitalized due to TGP consisted of patients aged 65 and over. In these patients should evaluate swallowing function especially in patients with neurological diseases. Also, primary health care and vaccination are important. Timely measures will ensure the elderly population to live more comfortably and reduce health costs. It will be beneficial to increase the number of geriatric centers in our country.

12.
Kırsalda İlçe Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği’ne Başvuran 65 Yaş Üstü Hastalarda Polifarmasi Prevelansı ve Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi
Investigation of Polypharmacy Prevalence and Affecting Factors in Patients Over 65 Years Presenting to Family Medicine Polyclinic of Rural District Hospital
Muhammet Kızmaz, Burcu Kumtepe Kurt, Nisa Çetin Kargin, Ezgi Döner
doi: 10.5505/amj.2020.46548  Sayfalar 123 - 134
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı 65 yaş üstü kadın ve erkek hastalarda polifarmasi prevalansını belirlemek ve sosyodemografik özelliklerle ilişkisini araştırmaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Gemerek Devlet Hastanesi Aile hekimliği polikliniklerine başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda yüz yüze anket uygulanarak 01.05.2019-01.08.2019 tarihleri arasında yapılan kesitsel tanımlayıcı bir araştırmadır. Litaratür taraması yapıldıktan sonra araştırmacılar tarafından oluşturulan anket araştırmacılar tarafından uygulanmıştır.

BULGULAR: Bu çalışmada yaş ortalaması 71.20±6.60 (min: 65 max: 95) olan 358 katımlıcı yer almaktadır. Katılımların %55,30’u (n: 198) kadın, %44,70’i erkektir. Polifarmasi prevelansı %38,78 olarak bulunmuştur. Kadınlar arasında polifarmasi sıklığı (%44,42) erkeklere göre (%31,89) istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p=0,010). En az bir kronik hastalığı olanlarda polifarmasi prevelansı (%53,64) kronik hastalığı olmayanlara (%5,48) göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). Kadınların % 9,09’u herhangi bir ilaç kullanmazken erkeklerin %24,37’si herhangi bir ilaç kullanmamaktaydı (p<0,001). Polifarmasi sıklığı medeni durum, gelir düzeyi, eğitim seviyesi, yaşadığı yer, alkol veya sigara kullanımı gibi özelliklerden etkilenmemektedir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın temel sonuçları polifarmasinin geriatrik nufusda yaygın olduğu, kadınlarda polifarmasinin daha fazla oranda görüldüğü ve en az bir kronik hastalık varlığının polifarmasi üzerinde önemli bir risk faktörü olduğudur.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the prevalence of polypharmacy in male and female patients over 65 years of age and to investigate its relationship with sociodemographic characteristics.
METHODS: This was a cross-sectional descriptive study conducted between 1 May 2019 and 1 August 2019 through a face-to-face interview in patients aged 65 or above who applied to Gemerek State Hospital Family Medicine Clinics. The questionnaire prepared by the researchers following the literature review was applied by researchers.
RESULTS: Mean age of this study including 358 individuals (n=198 women (55.3%) and n=160 men (44.70%) was 71.20 ± 6.60 years (range: 65-95). The incidence of polypharmacy was 38.78%. The proportion of women (44.42%) with polypharmacy was higher than that of men (31.89%), it was statistically significant (p<0.001). Aut of 9.09% among women did not use any drugs, while 24.37% of men did not use any drugs (p<0.001). The frequency of polypharmacy is not affected by marital status, income level, education level, place of residence, alcohol or smoking.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The main findings of the present study are that the polypharmacy is widely seen among elderly, more comman among women than men and having atleast a cronic desease an important risf factor for polypharmacy.

13.
İrritabl Bağırsak Sendromu Hastalarının İlaç Dışı Yöntemleri Kullanma Durumlarının İncelenmesi
Examination of Nonpharmacological Method Uses of Patients with Irritable Bowel Syndrome
Ümit Aktaş, Emine Kiyak
doi: 10.5505/amj.2020.35403  Sayfalar 135 - 143
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma irritabl bağırsak sendromu olan hastaların ilaç dışı yöntemleri kullanma durumlarının incelenmesi amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı olarak yapılan bu araştırmaya, Ağrı Devlet Hastanesi dahiliye polikliniğine Ocak-Haziran 2017 tarihleri arasında gelen 344 irritabl bağırsak sendromu hastası alındı. Verilerin toplanmasında soru formu kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde standart sapma, ortalama, yüzde, minimum ve maksimum değerleri kullanıldı.
BULGULAR: Araştırmaya katılan hastaların %10,80’inin ilaç dışı yöntemleri kullandığı belirlendi. İlaç dışı yöntem kullanan hastaların %70,24’ünün bitkisel yöntemleri kullandığı tespit edildi. Bitkisel yöntem kullanan hastaların %18,91’inin karışık bitki, %16,21’inin papatya, %2,70’inin kayısı, %5,40’ının yeşil, %2,70’inin rezene ve %2,70’inin nane çayı içtiği, %10,81’inin kayısı, %8,10’unun sebze ve meyve yediği, %2,70’inin keten tohumunu yoğurtla birlikte yediği saptandı. Hastaların %13,51’inin masaj, %10,80’inin egzersiz, %8,10’unun sıcak uygulama ve %5,40’ının el işi yaptığı belirlendi. Hastaların %2,70’inin müzik dinlediği ve %2,70’inin bol su içtiği belirlendi. Hastaların %64,90’ının ilaç dışı yöntemle birlikte ilaçlarını da kullandığı tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İrritabl Bağırsak Sendromu hastalarının ilaç dışı yöntemleri kullanma oranlarının düşük olduğu, en çok bitkisel yöntemlerin kullanıldığı ayrıca hastaların masaj, egzersiz, sıcak uygulama ve el işi yaptığı, müzik dinlediği ve bol su içtiği belirlendi. İlaç dışı yöntem kullanan hastaların tamamı, kullandıkları yöntemlerin şikayetleri üzerinde olumlu etki gösterdiğini belirttiler. İBS hastalarının kullandıkları ilaç dışı yöntemlerin etkilerinin, yan etkilerinin ve muhtemel ilaç etkileşimlerinin araştırılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study was conducted to examine the nonpharmacological method uses of patients with irritable bowel syndrome.
METHODS: 344 irritable bowel syndrome patients who referred to Ağrı State Hospital Internal Medicine outpatient clinic between January and June 2017 were included in this descriptive study. A questionnaire form was used in the collection of research data. Standard deviation, average, percentage, minimum and maximum values were used in the assessment of data.
RESULTS: It was found that 10.80% of the patients included in the study used nonpharmacological methods. It was determined that 70.24% of the patients using non-drug methods used herbal methods. It was found that of the patients who used herbal methods, 18,91% drank mixed herbal tea, 16,21% drank chamomile tea, 2,70% drank apricot tea, 5,40% drank green tea, 2,70% drank fennel tea and 2,70% drank mint tea; while 10,81% ate apricot, 8,10% ate vegetable and fruit and 2,70% ate linseed with yogurt. 13.51% of the patients were found to have abdominal massage, 10.80% were found to have exercise, 8.10% were found to have hot application and 5.40% were found to do handicrafts. 2.70% of the patients were found to listen to music and 2.70% were found to drink too much water. 64.90% of the patients were found to use their medication in addition to nonpharmacological methods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that irritable bowel syndrome patients had low levels of nonpharmacological methods and the most used method was herbal methods, while methods used other than nonpharmacological methods were massage, exercise, hot application and handicraft, listening to music and drinking too much water. All of the patients who used the non-pharmacologic method stated that the methods they used had positive effects on their complaints. It is recommended for the effects, adverse effects and possible drug interactions of non-pharmacologic methods used by irritable bowel syndrome patients to be investigated.

14.
Türkiye’deki Aile Hekimlerinin Spirometri ve Peak-Flow Metre Kullanma Durumları: Tanımlayıcı Bir Araştırma
The Spirometry and The Peak-flow Meter Usage Status of Turkish Family Physicians: A Descriptive Study
Hatice Küçükceran, Ezgi Agadayı, Hülya Vatansev, İrfan Şencan
doi: 10.5505/amj.2020.76768  Sayfalar 144 - 152
GİRİŞ ve AMAÇ: Solunum fonksiyon testleri, aile hekimliği pratiğinde gerekli ve uygulanabilir bir yöntemdir. Bu çalışmadaki amacımız, Türkiye'de aile hekimleri tarafından spirometre veya peak-flow metre cihazlarının kullanım oranlarını ve kullanımlarında etkili olan faktörleri belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı çalışmamıza, Türkiye'deki aile hekimliği sisteminde görev alan hekimler dahil edildi. Hekimlere e-posta yolu ile anketler gönderildi. Geri dönüşlere göre iki aylık bir sürede (Mayıs 2018-Temmuz 2018) yeterli örneklem sayısına (N=380) ulaşıldığında çalışma sonlandırıldı.
BULGULAR: Hekimlerin %81,50 (n=310)'sinde peakflow metre,%15,50 (n=59)'sında spirometre vardı. Hekimleri %11 (n=42)'inde ise her iki cihaz da mevcut değildi. Hekimlerin %66,30 (n=252)’u spirometre ya da peak-flow metre kullanmadığını belirtirken %6.60'ı (n=25) peak-flow metre kullandığını, %3.7 (n=14)'si spirometre kullandığını belirtti. Mevcut cihazları kullanmama sebepleri sorulduğunda; en sık sebep aile hekimliği uygulamasında testlerin etkin olmadığını düşünmeleri, ikinci en sık sebep ise nasıl kullanılacağının bilinmemesi idi. Hekimlerin %79,7 (n = 303)'sinin spirometre ve peak-flow metre hakkında bir kursa katılmak istediği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aile hekimliğinde bulundurulması zorunlu olan peak-flow metre veya spirometre cihazlarının kullanım oranlarının çok düşük olduğu tespit edildi. Birinci basamakta daha iyi bir hizmet verebilmek için hem tıp fakültesinde hem de mezuniyet sonrası bu konu ile ilgili eğitimlere daha çok ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: Pulmonary function tests are a necessary and applicable method in the practice of family medicine. Our aim in this study was to determine the utilization rates of spirometry or peak-flow meter devices among family physicians who work in Turkey and the factors that influence this usage.
METHODS: This descriptive study included physicians working in the family medicine system in Turkey. Surveys were sent to physicians via e-mail. When a sufficient number of responses(n=380) were obtained in two months (May 2018-July 2018), the study was terminated.


RESULTS: Among the responding physicians, 81.50% (n=310) had a peak-flow meter and 1.50% (n=59) had a spirometer, while11% (n=42) of the physicians had neither of these devices. On the other hand, 66.30% (n=252) of the physicians stated that they did not use the spirometer or peak-flow meter, 6.60% (n=25) used the peak-flow meter, and 3.70%(n=14) used the spirometer. When asked about the reasons for not using the existing devices, the most common reason was that they thought that the tests were not effective in family medicine and the second most common reason was not knowing how to use them. It was found that, 79.70% (n = 303) of physicians requested a course on spirometry and peak-flow meter.

DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that the usage rates of peak-flow meter or spirometry devices, which are required in family medicine, are very low. In order to provide better service in primary care, more training is needed, both in medical faculties and after graduation.


15.
Bir Türk üniversitesindeki tıp ve fen-edebiyat fakülteleri öğretim üyeleri ve öğrencilerinin güneşten korunma ve cilt kanserine karşı tutumları
Attitudes towards sun protection and skin cancer among faculty members and students of medicine and of arts/sciences at a Turkish university
Coşkun Öztekin, Aynure Öztekin, Engin Senel
doi: 10.5505/amj.2020.82653  Sayfalar 153 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Güneşten korunma uygulamaları hakkında halkın bilgisi ve tutumu, cilt kanserinden ve güneşe maruz kalmanın diğer zararlı etkilerinden korunmada önemli faktörlerdir. Topluma tıbbi bilgi vermeleri ve halk sağlığı politikalarını şekillendirmeleri sebebiyle tıp öğrencilerinin ya da eğitimcilerin farkındalık seviyeleri de önemlidir. Bu çalışmanın amacı, bir Türk üniversitesindeki tıp ve fen-edebiyat fakülteleri öğretim üyeleri ve öğrencilerinin güneş ışığına maruz kalmanın ve güneşten korunmanın etkilerine yönelik bilgi ve tutumlarını ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tanımlayıcı enine kesitsel çalışma, Hitit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tıp Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu öğrencilerine ve öğretim üyelerine 37 maddelik bir anket uygulayarak gerçekleştirildi. Sorular, katılımcıların güneşe maruz kalma ve güneşten korumanın etkileriyle ilgili bilgi düzeylerini, bu konularla ilgili bilgi kaynaklarını ve çevresel faktörlerle ilgili davranışlarını değerlendirmeye yönelik olarak formüle edildi. Yanıtlar uygun araç ve yöntemlerle istatistiksel analizlere tabi tutuldu.
BULGULAR: Çalışmaya, yaş ortalaması 26,0 ± 9,2 yıl olan 217 katılımcı katıldı, bunların 145’i (%66,8) öğrenci ve 72’si (%33,2) öğretim üyesiydi. Katılımcıların 118'i (%55,1) kadın, 151'i (%69,6) tıp alanındaydı. Katılımcıların büyük çoğunluğu (n =204, %94) güneş kremi kullanıyordu ve en sık olarak SPF> 30 olan güneş kremi kullanılmaktaydı (%44). Güneşten koruyucu alırken marka (%45,2) ve yüksek SPF (%46,2) en çok göz önünde bulundurulan faktörlerdi. Katılımcıların cinsiyet, unvan ve çalışma alanına göre karşılaştırılması, güneş ışığına maruz kalma ve güneşten korunma ile ilgili bilgi ve uygulamalarda gruplar arası bazı farklılıklar olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tıbbi alandaki öğrenciler ve öğretim üyeleri, tıbbi olmayan alanlardan olanlara kıyasla güneşe maruz kalma ve güneşten korunma ile ilgili konularda genel olarak daha yüksek bilgi düzeyine sahip olsalar da, tıp öğrencileri ve öğretim üyeleri arasında bile güneşe maruz kalma ile ilişkili risklerin ciddiyeti hakkında hala önemli bir bilgi eksikliği bulunmaktadır. Halkın bilinçlendirilmesinde kullanılan yöntemler ve medya kanalları, hedef kitlelerin demografik özelliklerine göre uyarlanmalıdır. Bu çalışmanın hedef popülasyonundaki genel tabloyu ortaya koyabilmek için, daha kapsamlı ve organize veri toplama araçları ve daha çeşitli kurumlardan geniş bir örneklemle yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Public knowledge about and attitude towards sun protection practices are important factors in attempts to avoid skin cancer and other harmful effects of sun exposure. Such are the awareness levels of the students of medicine or their educators as they deliver the information to the general public and shape public health policies. The aim of this study was to reveal the knowledge and attitudes of the faculty members and students of medicine and of arts/sciences at a Turkish university towards the effects of sun exposure and protection.
METHODS: This descriptive cross-sectional study was conducted by administering a 37-item questionnaire to students and faculty members in the School of Arts/Sciences, School of Medicine, and Vocational School of Medical Sciences at Hitit University. The questions were formulated to evaluate the participants’ level of knowledge regarding the effects of sun exposure and protection, the source of their knowledge about these subjects, and their behaviors related to environmental factors. Responses were subjected to statistical analyses with appropriate tools and methods.
RESULTS: The study included a total of 217 participants with an average age of 26.0 ± 9.2 years: 145 (66.8%) students and 72 (33.2%) faculty members. Of these, 118 (55.1%) were female and 151 (69.6%) were in medical fields. A great majority of the participants (n=204, 94%) had used sunscreens, and sunscreens with SPF>30 were the most commonly used ones (%44). Brand (45.2%) and high SPF (46.2%) were the most frequently considered aspects when buying sunscreens. A comparison of subgroups of participants based on gender, position, and area of study indicated some differences in knowledge and practices related to sun exposure and sun protection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although students and faculty members of medical areas had generally higher level of knowledge about the issues surrounding sun exposure and protection in comparison with those from non-medical backgrounds, there is still a significant knowledge deficit about the severity of associated risks and some room for improvement even among the students and faculty members of medical schools. The methods and media channels that would be used to increase public awareness should be adapted according to the demographic characteristics of target audiences. Further studies with a more comprehensive and well-managed data collection tools and a larger sample from more diverse set of institutions are warranted to determine the overall picture in the target population of this study.

16.
Tip 2 Diabetes Mellitusta Cinsiyetlere Göre Hipotiroidi ile Vücut Yağ Kitlesi ve Metabolik Parametreler İlişkisi
The Relationship Between Hypothyroidism and Body Fat Mass and Metabolic Parameters by Gender in Patients with Type 2 Diabetes Mellitus
Emrah Tekin, Sabah Tüzün, Hüseyin Çetin, Engin Ersin Şimşek
doi: 10.5505/amj.2020.35492  Sayfalar 170 - 179
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid hormonu vücut metabolizmasının düzenlenmesinde önemli rol oynamakta ve tiroid bezi disfonksiyonu diabetes mellitus (DM) olan bireylerde sık gözlenmektedir. Bu çalışmada DM hastalarında hipotiroidi ile vücut yağ kitlesi ve metabolik parametreler arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanemiz Diyabet Ünitesi’ne Aralık 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri DM hastaları kabul edilmiştir. Tüm katılımcıların dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tüm katılımcılar hipotiroidi varlığına göre iki gruba ayrılmıştır. Tüm katılımcıların biyoempedans analiz yöntemi ile vücut yağ kitlesi ölçümleri olarak vücut kitle indeksi (VKİ), toplam ekstremite yağ kitlesi (TEYK), toplam yağ kitlesi (TYK), gövde yağ kitlesi (GYK) ve vücut yağ yüzdesi (VYY) ölçülmüştür. Ayrıca katılımcıların metabolik parametrelerinden HbA1c, trigliserid, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve C-peptit düzeyleri de değerlendirilmiştir. Hipotiroidi tedavisindeki hedef TSH düzeyleri genç ve orta yaşlı bireylerde 0.4-2.5 mU/mL, 65-80 yaş arası bireylerde 3-6 mU/mL ve 80 yaş üzeri bireylerde ≤10 mU/mL olarak belirlenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 620 DM hastası dahil edilmiş ve katılımcıların 141 (%22.74)’de hipotiroidi bulunmuştur. Hipotiroidi olan katılımcıların 55 (%39.01)’de de tiroid regülasyonu saptanmıştır. Hipotirodi olan kadınlarda VKİ 35.18±6.03 kg/m2 iken, olmayanlarda 33.79±6.19 kg/m2 olarak saptanmıştır (p=0.035). Erkeklerde ise hipotirodi olanlarda VKİ 30.58±3.85 kg/m2 ve olmayanlarda 30.75±4.80 kg/m2 olarak gözlenmiştir (p=0.865). Hipotiroidi olan kadınlarda HbA1c %7.51±1.91; olmayanlarda %8.12±2.02 olarak saptanmıştır (p=0.004). Bununla beraber tiroid regülasyonu olan kadınlarda HbA1c %6.73±1.21 ve olmayanlarda %7.95±2.10 olarak tespit edilmiştir (p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hipotiroidi olan kadınlarda VKİ ve toplam ekstremite yağ kitlesi anlamlı yüksek iken, erkeklerde benzer farklılık saptanmamıştır. Ayrıca hipotiroidi olmayan kadınlarda HbA1c yüksek saptanmakla beraber, tiroid regülasyonu olanlarda HbA1c düşük bulunmuştur. Bununla beraber erkeklerde ise, hipotiroidi varlığı ve tiroid regülasyonu açısından HbA1c düzeyinde fark tespit edilmemiştir.
INTRODUCTION: Thyroid hormone plays a significant role in the regulation of body metabolism and thyroid gland dysfunction is commonly seen in individuals with diabetes mellitus (DM). The aim of this study is to evaluate the relationship between hypothyroidism, body fat mass (BFM) and metabolic parameters in patients with DM.
METHODS: The study included patients with DM aged 18 years and above, who admitted to the Diabetes Unit of our hospital between December 2017 and May 2018. The files of all participants were reviewed retrospectively. All participants included in the study were divided into two groups according to the presence of hypothyroidism. Body mass index (BMI), total extremity fat mass (TEFM), total body fat mass (TBFM), trunk fat mass (TFM) and body fat percentage (BFP) of all participants were measured by bioelectrical impedance analysis. Hemoglobin A1c (HbA1c), triglyceride, low-density lipoprotein (LDL) cholesterol, high-density lipoprotein (HDL) cholesterol and C-peptide levels of the patients were evaluated. Targeted TSH levels in the treatment of hypothyroidism were defined 0.4-2.5 mU/mL in young and middle-aged individuals, 3-6 mU/mL in the 65-80 years of age, and ≤10 mU/mL in individuals older than 80 years of age.
RESULTS: A total of 620 patients with DM were included in the study and 141 (22.74%) of them had hypothyroidism. Thyroid regulation was achieved in 55 (39.01%) of the participants with hypothyroidism. Of female patients with hypothyroidism, BMI was 35.18±6.03 kg/m2, while it was 33.79±6.19 kg/m2 in patients without hypothyroidism (p=0.035). In male patients with hypothyroidism, BMI was 30.58±3.85 kg/m2, while it was 30.75±4.80 kg/m2 in patients without hypothyroidism (p=0.865). In female patients with and without hypothyroidism, HbA1c was 7.51±1.91% and 8.12±2.02%, respectively (p=0.004). However, in female patients with and without thyroid regulation, HbA1c was 6.73±1.21% and 7.95±2.10%, respectively (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In females with hypothyroidism, BMI and TEFM were significantly higher, while there was no such difference in males. Furthermore, HbA1c levels were higher in females without hypothyroidism and HbA1c was lower in those with thyroid regulation. No significant difference was observed in terms of HbA1c levels in males with hypothyroidism.

17.
Annelerin Çocukluk Çağı Aşıları Hakkındaki Bilgi, Davranış ve Tutumları ve Aşı Reddi Nedenleri: Nitel ve Nicel Bir Araştırma
Knowledge,Behavior and Attitude of Mother’s about Childhood Immunization and Reasons of Vaccination Rejection and Hesitancy: A Study of Mixt Methodology
Semra Çıklar, Pınar Döner Güner
doi: 10.5505/amj.2020.80148  Sayfalar 180 - 195
GİRİŞ ve AMAÇ: Annelerin çocukluk çağı aşı bilgi düzeyleri, tutumları ve çocuklarının aşılanma durumları ile bunları etkileyen faktörlerin tespit edilmesi, bağışıklama hizmetlerine karşı bakış açıları ve aşı yaptırma konusundaki çekincelerinin tespit edilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tanımlayıcı ve kalitatif tasarıma sahip olan bu çalışma Ağustos 2018 –Mayıs 2019 tarihleri arasında Hatay ili merkez ilçelerine bağlı 4 ASM’ye herhangi bir nedenle başvuran 350 anne ile gerçekleştirildi. 350 anneye çocukluk çağı aşıları hakkında bilgi, tutum ve davranışlarını sorgulayan anket uygulandı. Anketler bireylere çalışma ile ilgili bilgi verildikten ve katılımcılardan onam alındıktan sonra yüz yüze görüşme yöntemi ile dolduruldu. Anketi tamamlayan 350 anneden rastgele seçilen 30 anneye yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme formu uygulandı. Görüşmelerin tümü onay alındıktan sonra ses kayıt cihazıyla kaydedildi. Çalışmanın kesitsel aşamasında analiz için SPSS paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Kalitatif aşamada verilerin değerlendirilmesinde içerik analizi yöntemi kullanıldı. Cümlelerden çıkabilecek kodlar oluşturuldu. Oluşan kodlardan sonra tematik kodlamaya geçildi uygun temalar çıkarıldı. Ardından tüm görüşme verileri kodlanıp ve yorumlanarak rapor haline getirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 350 anne katılmıştır. Çalışma kapsamına alınan annelerin %31,71’i (n: 111) 30-39 yaş aralığında, %73,43’ünün (n: 257) ev hanımı ve %30,29’unun (n: 106) ilkokul mezunu olduğu saptandı. Annelerin %60,57’si (n: 212) ücretli aşılar hakkında bilgi eksikliğinin olduğunu ifade etti. En sık bilinen ve yaptırılan ücretli aşılar grip (%33,33, n: 46) ve rota (%24,64, n: 34) aşısıydı. Annelerin ulusal aşı takviminde en sık bilgi sahibi olduğu aşılar sırasıyla KKK (%14,83), suçiçeği (%14,53) ve tetanoz (%13,92) aşısıydı. Görüşmelerin analizine göre katılımcılar çocukları için aşıların gerekli olduğunu ancak aşı içeriğinin ve aşıların saklama koşullarına dikkat edilmesi gerektiğini vurguladılar.

TARTIŞMA ve SONUÇ:
Annelerin önemli bir kısmının aşılar hakkında bilgi eksikliğinin olduğunu görüldü. Aşılar konusunda anneler en çok aşı içeriği ve aşıların saklama koşulları konusunda kaygılıydı. Sağlık çalışanları tarafından doğru ve uygun bilgilendirmenin yapılması kişilerin sahip olduğu eksik ya da yanlış bilgilerin giderilmesi için önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to observe knowledge, attitudes and behavior of mother’sabout childhood vaccinationand related factors affectingtheir perspectives on immunization services and their hesitations about vaccination.
METHODS: This cross-sectional descriptive and qualitative study was carried out between August 2018 and May 2019 with 350 mothers who applied to 4 Family Health Centers for any reason in the central districts of Hatay. A questionnaire was administered to 350 mothers about their knowledge, attitudes and behaviors about childhood vaccines. The questionnaires were filled in by face-to-face interview method after informing the participants about the study and obtaining consent from the participants. A semi-structured in-depth interview form was administered to 30 randomly selected subjects. All interviews were recorded with voice recorder after approval. SPSS software was used for cross-sectional analysis and p <0.05 was considered significant. Content analysis method was used to evaluate the data at qualitative stage. Codes that can be extracted from sentences were composed. The proper themes that were subject to the thematic coding were removed after the composed codes. All interview data were coded and interpreted and reported, afterwards.

RESULTS: Of 350 mothers participated in the study. 31.71% (n: 111) were between the ages of 30-39, 73.43% (n: 257) were housewives and 30.29% (n: 106) were primary school graduates. 60.57% (n: 212) of the mothers stated that there was a lack of information about paid vaccines. The most commonly known and received paid vaccines were flu (33.33% n: 46) and rotavirus vaccines (24.64% n: 34). The most common vaccines in the national drug calendar to mothers were MCC (14.83%), varicella (14.53%) and tetanus (13.92%), respectively. According to the analysis of the interviews, participants emphasized that vaccines are necessary for their children, but attention should be paid to the content of the vaccines and the storage conditions of the vaccines.

DISCUSSION AND CONCLUSION: A significant number of mothers were found to lack information about vaccines.Regarding vaccines, mothers were most concerned about vaccine content and storage conditions.Providing accurate and appropriate information by health professionals is important for eliminating missing or incorrect information owned by individuals.

18.
Üçüncü basamak sağlık çalışanlarında mesleksel rinit ve astım sorgulaması
Ocupational asthma and rhinitis among health care workers in tertiary health care centers
Adile Berna Dursun, Funda Aksu, Hülya Bayiz, Kurtuluş Aksu
doi: 10.5505/amj.2020.26214  Sayfalar 196 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Mesleksel astım ve rinit tanısında ilk basamak semptomların doğası ve işyeri ile ilişkisi ve özel mesleksel maruziyetlerin sorgulandığı ayrıntılı öyküdür. Çalışmanın amacı sağlık çalışanlarında meslek astımı ve/veya meslek rinit ile ilişkili semptomların sıklığının araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Üçüncü basamak sağlık hizmeti veren merkezlerde bakteriyoloji, biyokimya/hematoloji ve patoloji laboratuvarları ile ağız ve diş sağlığı merkezi çalışanlarına açık uçlu anket yöntemi ile mesleki astım ve rinit ile ilişkili şikayetleri ve şikayetlerin işyeri ile ilişkisi sorgulandı.
BULGULAR: Değerlendirilen toplam 230 olgunun (165 kadın ve 65 erkek) ortalama yaşı 34,39 ± 0,51, ortalama çalışma süresi 10,13 ± 0,49 yıldı. İşyeri ile ilişkili semptom tanımlayan olgu sayısı 172 (%74,78) olarak bulundu; bu kişiler ortalama 4,92 ± 0,42 yıldır işyerinde semptomlarının olduğunu belirtti. Patoloji bölümünde çalışanların tümünde, ağız ve diş sağlığı çalışanlarının büyük çoğunluğunda (%92,19), bakteriyoloji (%72,92), biyokimya/hematoloji laboratuvarı (%50,63) çalışanlarının ise yarıdan çoğunda semptom vardı. Sorgulanan semptomlar içinde en sık nazal ve oküler yakınmalar iken diğer yakınmalar solunumsal, konstitüsyonel ve dermatolojikti. Semptomların belirli maddeyle ilişkisi olduğunu %54,65 olgu tarifleyebiliyordu. Olguların %88,37’si semptomlarının işe geldiği günlerde daha kötü olduğunu; %50,58’i hafta sonuna doğru şiddetlendiğini; %20,93’ü hafta sonu tatilinde ve %8,14’ü uzun süreli tatillerde devam ettiğini belirtti. Semptom varlığına rağmen ileri tetkik yapılmasını olguların sadece %55,81’i kabul edebileceğini bildirdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üçüncü basamak sağlık hizmeti veren merkezlerde çalışanların büyük bölümünde işyeri ortamı ile ilişkili birden fazla sistemi ilgilendiren semptomların varlığı görüldü. Buna karşın bireylerin bu konuyu yeterince önemsemedikleri ve ileri araştırma istemedikleri görüldü. Sağlık çalışanlarının da işyeri sağlığı konusunda bilgilendirilmeleri ve uygun işyeri şartlarının sağlanması gereklidir.
INTRODUCTION: The first diagnostic tool for the diagnosis of occupational asthma and rhinitis is clinical history, which inquires about the nature of symptoms and their relationship to work and specific occupational exposures. The present study aims to search for the presence of symptoms related to occupational asthma and/or rhinitis among health care workers.
METHODS: With an open questionnaire health-care workers employed in bacteriology, biochemistry/hematology, pathology and dental laboratories in tertiary health-care centers were questioned about the presence of symptoms regarding occupational asthma and rhinitis as well as the relationship of their symptoms with the workplace.
RESULTS: Of 230 subjects (165 females, 65 males) mean age was 34.39 ± 0.51 and they were exposed at work for a mean duration of 10.13±0.49 years. Work-related symptoms were positive in 172 (%74.78) subjects for about 4.92±0.42 years. All subjects employed in the pathology department and most of the ones (92.19%) in dental hospital and more than half of employees of bacteriology (72.92%), biochemistry/hematology laboratories (50.63%) were symptomatic. The most commonly reported symptoms by participants were nasal and ocular whereas other symptoms were found to be respiratory, constitutional and dermatological. 54.65% of the subjects were able to identify a specific agent related to their symptoms. Of the patients 88.37% stated that their symptoms were worse on the days when they came to work; 50.58% that their symptoms were intensified progressively throughout the week; 20.93% and 8.14% stated that they continued to be symptomatic during the weekend and long term holidays, respectively. Although being aware of the symptoms only %55.81 of the subject were willing to be tested in the clinic.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The majority of the health-care workers working in tertiary centers have work-related symptoms involving one or more systems. However, most of them ignore their symptoms and are not willing to be evaluated for occupational asthma and/or rhinitis. Health-care workers should be informed about occupational health and their workplace conditions should be improved.

19.
Sağlık hizmetlerinde hizmet kullanım tarafının en önemli bileşeni: sağlık okuryazarlığı
The Most Important Component of Service Use in Health Care: Health Literacy
Ayşegül Koç, Esra Tayaz, Neşe Uysal, Dilek Öztaş
doi: 10.5505/amj.2020.21033  Sayfalar 205 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık okuryazarlığı bireylerin uygun ve doğru sağlık kararları verebilmesi için gerekli olan sağlık bilgilerini ve hizmetlerini anlama ve işleme kapasitesinin derecesidir. Bu araştırma sağlık bilimleri fakültesi hemşirelik bölümünde okuyan öğrencilerin sağlık okuryazarlık düzeylerinin ve sağlık sorumluluklarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın örneklemini çalışmayı kabul eden 406 üniversite öğrencisi oluşturmuştur. Veri toplama araçları olarak anket formu, sağlıkta yetişkin okuryazarlığının hızlı değerlendirilmesi formu ve sağlığı geliştirici yaşam biçimi davranışları ölçeği kullanılmıştır. Değerlendirme için ortalama ve yüzdeliklerden yararlanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin %75’i sağlık kuruluşlarındaki evraklarda yazılan tıbbi terimleri çoğunlukla anladığını belirtmiştir. Sağlık okuryazarlığı değerlendirme formu ortalama puanı 63,60±0,90’dır. Sağlık okuryazarlığı testi sonuçlarına göre öğrencilerin %92,90’ının 61-66 puan alarak yeterli düzeyde sağlık okuryazarlığına sahip olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin sağlık sorumluluğu ortalama puanları 23,80±5,38’dir ve öğrencilerin en düşük katılım gösterdiği madde “sağlığımı ilgilendiren konularda yapılan eğitim toplantılarına katılırım (X=2,22±0,08)”, en yüksek katılım gösterdiği madde ise “doktora ya da bir sağlık görevlisine, vücudumdaki olağan dışı belirti ve bulguları anlatırım” (X=3,06±0,08) maddesidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda hemşirelik bölümü öğrencilerinin temel düzey sağlık okuryazarlıklarının iyi olduğu saptanmıştır. Çalışmanın hemşirelik bölümü dışında öğrencilerde uygulanması, sağlık sorumluluğu yönünden farkındalık yaratılması ve sağlık okuryazarlığı kavramının sağlık eğitimine entegrasyonu önerilmektedir.
INTRODUCTION: Health literacy is the degree of capacity of individuals to understand and process health information, services that are necessary to make appropriate, accurate health decisions. This study was conducted to determine the health literacy levels and health responsibilities of the students studying in the nursing department of the Faculty of Health Sciences.
METHODS: The sample of the study consisted of 406 university students who accepted to study. Questionnaire form, rapid assessment of adult literacy in health form and health-promoting lifestyle behaviors scale were used as data collection tools. Mean and percentages were used for evaluation.
RESULTS: 75% of the students stated that they mostly understood medical terms written in the documents in health institutions. The mean score of the health literacy assessment form was 63.6 ± 0.9. According to the results of the health literacy test, 92.9% of the students had a sufficient level of health literacy by taking 61-66 points. The mean scores of students' health responsibility were 23.8 ± 5.38, and the item with the lowest level of participation was “I attend training sessions on subjects that concern my health”, and the item with the highest participation was “I tell the doctor or a healthcare professional about the unusual signs and symptoms in my body”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In line with the results of the study, it was determined that the basic level health literacy of nursing students was good. It is recommended that the study be applied to students outside the nursing department, awareness raising in terms of health responsibility and the integration of the concept of health literacy into health education.

20.
İnme Geçiren Bireylerin Hastalıkla Başa Çıkma Tutumlarının Yaşam Kalitesine Etkisi
The Effect of The Coping Attitudes of People with Stroke on Quality of Life
Duygu Kes
doi: 10.5505/amj.2020.38268  Sayfalar 214 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: İnme geçiren bireylerin hastalıkla başa çıkma tutumlarının yaşam kalitesi üzerine olan etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı türdeki bu çalışmanın örneklemini Ekim 2018- Haziran 2019 tarihlerinde inme sonrası kontrolleri için bir devlet ve bir eğitim araştırma hastanesinin nöroloji ve fizik tedavi polikliniğine gelen 360 birey oluşturdu. Verilerin toplanmasında sosyodemografik özellikler için oluşturulan anket formu, İnmeye Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. İstatistiksel analizde SPSS 25.0 programı kullanıldı. Hastalıkla başa çıkma tutumlarının yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin belirlenmesinde binary lojistik regresyon analizi kullanıldı. P<0,05 ve p<0,001 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Hastalıkla baş etme tutumlarından olan aktif başa çıkma (OR: 1,31 [95% CI 1,094–1,579]; p<0,05), geri durma (OR: 1,173 [1,022–1,347]; p<0,05), mizah (OR: 1,143 [1,023–1,276]; p<0,05) ve alkol/madde kullanımı (OR: 1,128 [1,008–1,262]; p<0,05)yaşam kalitesi üzerinde anlamlı prediktörler olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aktif başa çıkma, geri durma, mizaç ve alkol/sigara kullanımı yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etki eden faktörlör olup; bu faktörleri inmeli bireylerin yaşamında ne zaman ve ne sıklıkla kullandığı dikkatlice irdelenmeli ve hastanın başa çıkma tutumlarını ve yaşam kalitesini artıracak eğitim ve multidisipliner ekibin yer aldığı inme rehabilitasyon programlarının geliştirilmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to examine the effects of coping attitudes on quality of life in patient with stroke.
METHODS: This descriptive study was conducted between October 2018 and June 2019. The sample data were collected from 360 patients who had been admitted to neurology and physiotherapy clinics at a training and research university hospital and a government hospital in Karabuk. Data of the study were collected by the COPE inventory and the Stroke-Specific Quality of Life Scale. SPSS 25.0 program was used in the statistical analysis. Binary logistic regression analysis was used to determine the effect of coping attitudes on quality of life. P <0.05 and p <0.001 values were considered statistically significant.
RESULTS: Active coping (OR: 1.31 [95% CI 1.094–1.579]; p<0.05), restraint (OR: 1.173 [1.022–1.347]; p<0.05),humor(OR: 1.143 [1.023–1.276]; p<0.05) and alcohol/substance use(OR: 1.128 [1.008–1.262]; p<0.05), which are coping with the disease, were found to be significant predictors of on quality of life.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Active coping, restraint, humor and alcohol / substance use are factors that negatively affect quality of life. When and how often these factors are used in stroke patients' lives should be examined carefully. it is recommended to develop stroke rehabilitation programs with training and multidisciplinary team to improve patient coping attitudes and quality of life.

21.
Nörofibromatozis Tip 1’de Klinik ve Radyolojik Bulgular: Tek Merkez Deneyimi
Clinical and Radiological Features of Neurofibromatosis type 1: Single center's experience
Sonay Incesoy Ozdemir, Aysegul Nese Citak Kurt, Sare Gülfem Özlü
doi: 10.5505/amj.2020.41961  Sayfalar 224 - 233
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Nörofibromatozis tip 1 (NF1) tanılı olgularımızın demografik, klinik, laboratuvar bulgularını ve tedavilerini geriye dönük olarak değerlendirmek ve Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tanı kriterlerine göre hastaları tanımlayarak literatür ile karşılaştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015-Ocak 2019 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve NF1 tanısı ile izlenen 18 olgunun klinik ve radyolojik bulguları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların ilk başvurudaki ortanca yaşı 8 yıl (1-17 yıl) idi. Başvuru yakınmaları 16 olguda ciltteki lekeler, 1 olguda karın ağrısı, 1 olguda çenede şişlik idi. Sütlü kahve lekeleri olguların tümünde, aksiller/inguinal çillenme 9’unda (%50), lisch nodülü 13’ünde (%72,22), kemik lezyonları 3’ünde (%16,66) [2 olguda skolyoz ve 1 olguda lordoz], nörofibrom 1’inde (%5,55), pleksiform nörofibrom 1’inde (%5,55) görüldü. Boy kısalığı 3 (%16,66) olguda tespit edildi. Bunlardan biri büyüme hormonu eksikliği olarak değerlendirildi. Okula devam eden 10 hastadan, 5'inin (%27,77) ders başarısı kötüydü. Bu olgulardan 2’si(%11,11) dikkat eksikliği hiperaktivite sendromu tanısı ile izlenmekte idi. Beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG)’de 6 (%33,33) olguda hamartomatöz lezyon, 1(%5,55) olguda optik gliom saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızda, hasta grubunun klinik ve radyolojik bulgularının literatür ile uyumlu olduğunu saptadık. Mortalite oranı kansere yatkınlık ve vaskülopatiler nedeni ile yüksek olan bu hastalıkta, gelişebilecek komplikasyonların erken saptanması, izlemi ve tedavisi açısından, hastaların yaşam boyu multidisipliner takibi gerekmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to review our institutional experience with the clinical characteristics, imaging findings, and therapies in Neurofibromatosis type 1 (NF1) and defining the patients according to the USA- National Institute of Health (NIH) diagnostic criteria and comparing them with the literature.
METHODS: Clinical and imaging findings of 18 children with NF1, treated at our hospital from January 2015 to January 2019, were retrospectively evaluated.
RESULTS: The study group included 18 children diagnosed with NF1 according to NIH diagnostic criteria. Thirteen patients were female and 5 were male. The median age at admission was 8 years (1-17 years). The presenting symptoms were cafe-au-laits spots in 16 cases, abdominal pain in 1 case and jaw swelling in 1 case. All patients had cafe-au-lait spots, 9 (50%) axillary / inguinal freckles, 13 (72.22%) lisch nodules, 3 (16.66%) bone lesions, 1 (5.55%) neurofibromas and 1 (5.55%) plexiform neurofibromas. Short stature was detected in 3 (16.66%) cases. One of them was evaluated as growth hormone deficiency. Of the 10 patients attending school, 5 (27.77%) had poor school performance. Two of these cases (11.11%) were being diagnosed with ADHD. On magnetic resonance imaging, 6 (33.33%) cases had hamartomatous lesion and 1 (5.55%) case optic glioma.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that the clinical and radiological findings of the patient group were consistent with the literature. Multidisciplinary follow-up of patients throughout the lifetime is necessary for the early detection, follow-up and treatment of complications.

22.
Toksik nodüler ve multinodüler guatrlı hastalarda tirotropin reseptör antikoru tiroid kanseri ile ilişkili değildir
Thyrotrophin receptor antibody is not associated with thyroid cancer in patients with toxic nodular and multinodular goiter
Cevdet Aydın, Husniye Baser, Neslihan Cuhaci, Didem Ozdemir, Abdussamed Yalcin, Elif Ozdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
doi: 10.5505/amj.2020.79553  Sayfalar 234 - 241
GİRİŞ ve AMAÇ: Graves hastalarında tiroid kanser sıklığı ve agresifliği ile yüksek tirotropin reseptör antikor (TRAb) düzeyleri arasında ilişki bildirilmiştir. Bu ilişki toksik nodüler guatr (TNG) ve toksik multinodüler guatrlı (TMNG) hastalarda araştırılmamıştır. Biz, TNG ve TMNG’li hastalarda, tiroid kanseri ile TRAb arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: TNG ve TMNG nedeniyle tiroidektomi olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 370 hastadan, TRAb düzeyi mevcut olan 191 TMNG ve 30 TNG hastası çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: 221 TNG/TMNG’li hastanın 24’ünde (%10,86) TRAb pozitif bulundu. Histopatolojik değerlendirmede, 71 (%32,13) hasta malign, 150 (%67,87) hasta benigndi. 71 malign hastanın 7’sinde (%9,86) ve 150 benign hastanın 17’sinde (%11,33) TRAb pozitifti (p=0,742). Yaş, cinsiyet, serum tirotropin, serbest triiodotironin, serbest tiroksin düzeyleri, anti-tiroid peroksidaz ve anti-tiroglobulin antikor pozitifliği ile histopatolojik tümör tipi açısından TRAb pozitif ve negatif hastalar arasında fark yoktu (sırasıyla p=0,393, p=0,401, p=0,403, p=0,903, p=0,877, p=0,788, p=0,540 ve p=0,357). TRAb pozitif 7 (%29,17) hastada ve TRAb negatif 57 (%28,93) hastada papiller tiroid kanseri (PTK) saptandı (p=0,357). Klasik varyant PTK, TRAb pozitif 5 (%71,43) hastada ve TRAb negatif 50 (%87,72) hastada mevcuttu (p=0,242).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, TMNG/TNG’li hastalarda TRAb pozitifliğinin malignite riskini artırmadığı görüldü.
INTRODUCTION: Increased thyrotrophin receptor antibody (TRAb) was associated with thyroid cancer risk and aggressivity in patients with Graves disease. This relation was not investigated in patients with toxic nodular goiter (TNG) and toxic multinodular goiter (TMNG). We aimed to evaluate association between TRAb and thyroid cancer in patients with TNG and TMNG.
METHODS: Patients who underwent thyroidectomy with a preoperative diagnosis of TNG and TMNG were reviewed retrospectively. Among 370 patients, TRAb was available in 191 TMNG and 30 TNG patients.
RESULTS: TRAb was positive in 24 (10.86%) of 221 patients with TNG/TMNG. Histopathological result was malignant in 71 (32.13%) and benign in 150 (67.87%) patients. TRAb was positive in 7 (9.86%) of 71 malignant and 17 (11.33%) of 150 benign patients (p=0.742). Age, sex, serum thyrotrophin, free triiodothyronine, free thyroxine, anti-thyroid peroxidase and anti-thyroglobulin positivity, and histological tumor type did not differ between patients with positive and negative TRAb (p=0.393, p=0.401, p=0.403, p=0.903, p=0.877, p=0.788, p=0.540, and p=0.357, respectively). There was papillary thyroid cancer (PTC) in 7 (29.17%) patients with positive TRAb and 57 (28.93%) patients with negative TRAb (p=0.357). The variant of PTC was classical in 5 (71.43%) patients with positive and 50 (87.72%) patients with negative TRAb (p=0.242).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we showed that TRAb positivity did not increase the risk of malignancy in patients with TNG/TMNG.

23.
Santral venöz stenoz ve oklüzyonlarda endovasküler tedavi seçenekleri;Anjioplasti mi?, Stent mi ?
Endovascular treatment options in central venous stenosis and occlusion: Angioplasty or Stent ?
Behlül İgüs, Ali Fırat, Hüseyin Yüce Bircan
doi: 10.5505/amj.2020.42103  Sayfalar 242 - 250
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada santral ven darlığı veya tıkanıklığı olan hemodiyaliz hastalarının perkütan transluminal anjiyoplasti (PTA) ve perkütan transluminal stentleme (PTS) ile tedavinin etkinliğini ve patensi oranlarının sonuçları karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yüz kırk iki santral venöz darlığı veya tıkanması olan 71 kronik hemodiyaliz hasta grubunda (36 erkek, 35 kadın) Mart 2013 ile Haziran 2018 arasında 109 endovasküler girişim uygulandı. Hastaların klinik takibi kontrol venografi ile 1, 3 ve 6. aylarda yapıldı ve asemptomatik hastalarda 6 ay intervallerle kontrollere devam edildi.
BULGULAR: Tedavi süresince 45 hastada PTA, 26 hastada PTS işlemi yapıldı. Primer açıklık oranları sırasıyla 3., 6., 12. ve 24. aylarda PTA grubunda; % 97,74, %88,23, % 73,76, % 50,76 ve PTS grubunda; % 96,23, %92,34, %65,96, %47 olarak saptandı. Yardımcı primer açıklık oranları sırasıyla 3., 6. ve12. aylarda PTA grubunda; % 97,73, %90,76, %75,92 ve PTS grubunda; %96,25 %84,38, %79,87 olarak saptandı. Primer ve yardımcı açıklık oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,216, p=0,121). PTS grubundaki ortalama müdahale sayısı (2,62 ± 1,23), PTA grubundan (1,43 ± 0,62) anlamlı derecede yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Endovasküler tedavi, santral ven tıkanıklığı tedavisinde güvenli ve etkili bir yöntemdir. PTS, tedavide daha uzun açıklık sağlamamakla birlikte aksine tedaviye daha yüksek ek maliyetler ve damar açıklığını sağlamak için daha fazla girişimler getirmektedir. PTS, anjioplasti dirençli veya sık tekrarlayan lezyonlarda tercih edilmelidir.

INTRODUCTION: The purpose of this study was to compare the patency rate outcomes and efficacy of percutaneous transluminal angioplasty (PTA) versus percutaneous transluminal stenting (PTS) for the treatment of central vein stenosis and occlusion in hemodialysis patients.
METHODS: A total of 71 chronic hemodialysis patients (36 males, 35 females) with 142 events of central venous stenosis or occlusion underwent 109 endovascular interventions between March 2013 and June 2018. The clinical follow-up of the patients was performed with control venography at 1, 3, and 6 months, and then at 6-month intervals for asymptomatic patients.
RESULTS: PTA was applied to 45 patients and PTS to 26 patients during the study period. At 3, 6,12 and 24 months, primary patency rates were 97.74%, 88.23%, 73.76% and 50.76% respectively in the PTA group and 96.23%, 92.34%, 65.96% and 47% in the PTS group. Assisted primary patency at 3, 6, and 12 months was 97.73%, 90.76%, and 75.92% respectively in the PTA group and 96.25%, 84.38%, and 79.87% in the PTS group. No statistically significant difference was determined between the groups in respect of primary and assisted patency rates (p=0.216, p=0.121). The average number of interventions in the PTS group (2.62± 1.23) was significantly higher than that in the PTA group (1.43±0.62).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Endovascular treatment is a safe and effective method in the management of central vein occlusion. PTS does not result in longer patency in the treatment, but conversely incurs greater costs and necessitates more interventions to provide patency. Therefore, PTS should only be preferred for PTA-resistant lesions or concurrent lesions.

EDITÖRE MEKTUP
24.
Tanı Hatalarını Nasıl Azaltalım?
How to Reduce Diagnosis Errors?
Yusuf Üstü, Basri Furkan Dağcıoğlu
doi: 10.5505/amj.2020.85579  Sayfalar 251 - 253
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale